31 Mart 2012 Cumartesi

çay içtim şekeri düşten...

Çay İçtim, Şekeri Düşten
Bir dünya demledim sıcak,
Zaman bardağına koydum.
Kaderimde bir avuç toprak,
Görünce hemen doydum.

Üşüdüm, arada bir bakarken,
Efkarın uçurumundan aşağı,
Cesaret geldi, korkarken,
Hissedince sevdadan ışığı.

Acıdım arkada kalanlara,
Umutsuz, sığınıp yalanlara,
Yaşadıklarından ders alanlara,
Söyleyecek sözüm yok.

Bakma ben de kavgalıyım,
Solmuş renkleriyle kaderin,
Hem de yürekten yaralıyım,
Belki yok haberin.

Ama,
Uzanırım uzaklığına bakmadan,
Mevsimlerden baharın dalına,
Sen,
Çıkmasan da hiç,
Kahvenin koyuluğunda falıma.

Adımı,
Sormadan önce düşün,

İsmi ayrıdır her yaşın.
Sıkışırsa birgün başın,
Sen de demle,
Benim gibi hem de:

Çay içtim şekeri düşten,
Son demde.
 
ERTUĞRUL ŞAHİN

cömertliğin gerektirdiği kadar vermek...





Cömertliğiin gerektirdiği kadar vermek



Yaşlı bir adam Hatem-i Tâi'den yüz dirhem şeker istediHâtembir çuval gönderdi ona.

Eşi "biraz fazla olmadı mı?" diye sordu "adamın istediğinden kat kat fazla verdinneden?"


Hâtem güldü:


"Ey Tay kabilesinin onurlu kadını !

İhtiyar muhtaç olduğu kadarını istedifakat ben cömertliğimin gerektirdiği kadar verdim."

bu cihanın bekası yok...

Bu Cihânın Bekâsı Yok

Fâniliği Unutma!

Rivâyete göre hükümdarın biri dillere destan muhteşem bir saray yaptırmıştı. Öyle ki sarayın her odası ayrı bir güzellik sergisi her köşesi ince tezyînatla işlenmiş ayrı bir sanat eseri gibiydi. Kapılar kakma sanatının en nâdide örneklerini taşırken duvarlar baştan başa rûhu okşayan enfes hat örnekleriyle doluydu. Hülâsa kısa bir vakitte bu sarayın hususî özelliklerini tamamıyla anlatabilmek mümkün değildi.
Hükümdar bir gün evliyâullahʼtan bir zâtı saraya dâvet etti. Dâvete icâbet edip saraya teşrif eden mübârek misafirine sarayın her tarafını kemâl-i edeple gezdirdikten sonra niyetini şu sözlerle izhâr etti:
"-Efendim! Sarayı nasıl buldunuz? Bu hususta görüşlerinizi almak isteriz."
Hükümdarın bu suâline karşılık o Hak dostu:
"-Sultanım! Sarayın dünyevî ihtişâmı gerçekten de göz kamaştırıyor. Zira sarayın yapımında emeği geçen sanatkârlar bütün mahâretlerini ortaya koymuşlar. Kısaca her şey mükemmel!" dedi ve ilâve etti:
"-Sâde bir eksiği var!"
Bu cevâbı hiç beklemeyen hükümdar ise birden şaşırdı ve sonra hayretle:
"-Allah Allah! Efendim bu sarayın eksiği nedir?" diye tekrar sordu. O Hak dostu insanı tefekkür deryâsına daldıran ve bütün kâinat için geçerli olan şu mânidar cevâbı verdi:
"-Bekâsı yok!.."
Her zerresi bir gün fânîliğe gark olacak şu âlemdeki bütün mevcûdât için söylenebilecek gâyet kısa ve öz fakat mânâsı büyük bir ifâde: "Bekâsı yok!.."
Bu hakîkat âyet-i kerîmelerde şöyle bildirilmiştir:
"Yeryüzünde bulunan her canlı fânîdir. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâkî kalacaktır." (er-Rahmân 26-27)
"...O'nun zâtından başka her şey yok olacaktır..." (el-Kasas 88)
Cenâb-ı Hakk'ın fânîlikten muaf tuttuğu bir canlı yokken insan sahip olduğu nîmetlerin aslâ elinden çıkmasını istemez dünyada dâimâ ebedîlik ve ölümsüzlük arzular. Hâlbuki fânî dünya üzerinde ebedîlik aramak veya mes'ut günlerin hiç bitmeyeceğini ve ihsân edilen nîmetlerin hiçbir zaman elden çıkmayacağını sanmak; çöllerdeki seraplara aldanmak gibi boş bir hayal ve beyhûde bir ümittir.
Nitekim bir Hak dostu bu hususta ne güzel buyurmuştur:
"Dünyadan ebedîlik isteme! Kendinde yok ki sana da versin!"
Ölümü bilen fânî dünya lezzetlerine bu hayatta yolcu olduğunu bilen de misafirhanedeki oyuncaklara aldanmaz! Çünkü eşya ondan ayrılmayacak bir sûrette dünya misafirhanesine âittir. Bütün fânî nîmetler bir kişide toplansa ve o huzur ve saâdet içinde bin yıl yaşasa ne fayda!.. Sonunda gireceği yer bu kara toprağın bir çukuru değil midir?!.
Bu sebeple Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- bizlere şöyle seslenir:
"Ey sâlik; aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve bir binanın harâbe hâline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!.."
İslâm dîni insanın beşikten mezara kadar hayatını tanzîm edip onu âhiret âleminin esrârına ve gaybî hakîkatlerine hazırlar. İnsanın; beşik ile tabut arasındaki münâsebeti kavrayamadan kâinattaki mevkîini ve vazîfesini tâyin edemeden ve gideceği mezar yolculuğunun hikmet ve ibretini idrâk edemeden hayatı gâyesiz bir şekilde yaşaması ne büyük bir hüsrandır!
İnsan ibret almaz mı ki her fânî varlığın tazelik ve zindeliği zaman değirmeninde dâimî bir sûrette öğütülmektedir!
Fakat ne tuhaftır ki insan birkaç gün misafir olarak bulunduğu bu dünyada kendini aldatır. Her gün cenâze sahnelerini seyrettiği hâlde ölümü kendine uzak görür. Kendisini kaybedilmesi her an muhtemel olan fânî emânetlerin dâimî sahibi sanır. Hâlbuki insan rûhuna ceset giydirilerek dünyaya gönderildiğinde artık bir ölüm yolcusu demektir. Ölüm ve ötesi için bir hazırlık mekânına girmiş olduğu hâlde bu hakîkatten ekseriyâ gâfil yaşar.
Fakat bir gün gelir ruh ceset elbisesinden soyundurulur ve âhiret kapısı olan kabirde diğer bir büyük yolculuğa uğurlanır. Zaman şeridinden düşen her ânın bizi hakikat sabahına yaklaştırmasını âyet-i kerîme ne güzel ifâde etmektedir:
"Kime uzun bir ömür verirsek Biz onun yaratılışını (güç ve kuvvetini alarak) tersine çeviririz. Hiç (bu manzarayı) düşünmüyorlar mı? (Bu ibretli yolculuğu idrâk etmiyorlar mı?)" (Yâsîn 68)
Bi'set-i Nebî'den evvel Kuss bin Sâide'nin Ukâz Panayırı'nda yaptığı ve Hak bir peygamberin geleceği müjdesini de verdiği şu hitâbesi bu dünyanın fânî bir imtihan mekânı olduğunu ne güzel ifâde etmektedir:
"Ey insanlar!
Geliniz dinleyiniz belleyiniz ibret alınız!
Yaşayan ölür ölen fenâ bulur olacak olur. Yağmur yağar otlar biter; çocuklar doğar anaların babaların yerini tutar. Sonra hepsi mahvolur gider. Vukuâtın ardı arkası kesilmez; hepsi birbirini tâkip eder.
Dikkat edin söylediklerime kulak verin! Gökten haber var; yerde ibret alacak şeyler var! Yeryüzü serilmiş bir döşek gökyüzü yüksek bir tavan. Yıldızlar yürür denizler durur. Gelen kalmaz giden gelmez. Acabâ vardıkları yerden memnun oldukları için mi orada kalıyorlar; yoksa alıkonulup da uykuya mı dalıyorlar...
Yemin ederim Allâh'ın indinde bir din var ki şimdi bulunduğunuz dinden daha sevgilidir.
Ve Allâh'ın gelecek bir Peygamber'i var ki gelmesi pek yakındır. O'nun gölgesi başınızın üzerine düştü. Ne mutlu o kimseye ki O'na îmân edip de O dahî ona hidâyet eyleye! Vay o bedbahta ki O'na isyan ve muhâlefet eyleye!
Yazıklar olsun ömürlerini gaflet içinde geçiren ümmetlere!
Ey insanlar!
Gafletten sakının! Her şey fânîdir ancak Cenâb-ı Hak Bâkî'dir. Birdir şerîk ve nazîri (ortağı ve benzeri) yoktur. İbadet edilecek yalnız O'dur. O doğmamış ve doğurmamıştır.
Evvel gelip geçenlerde bizler için ibretler çoktur.
Ey İyâd kabîlesi! Hani babalarınız ve dedeleriniz? Hani müzeyyen kâşâneler ve taştan hâneler yapan Âd ve Semûd? Hani dünya varlığına mağrur olup da kavmine hitâben; «Ben sizin en büyük Rabbinizim.» diyen Firavun ve Nemrud?
Bu yer onları değirmeninde öğüttü toz etti. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri de yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflet etmeyin. Onların yolundan gitmeyin. Her şey fânî ancak Cenâb-ı Hak Bâkî'dir.
Ölüm ırmağının girecek yerleri var ama çıkacak yeri yok!.. Küçük büyük herkes göçüp gidiyor. Herkese olan bana da olacaktır." (Beyhakî Kitâbü'z-Zühd II 264; İbn-i Kesîr el-Bidâye II 234-241; Heysemî IX 418)
Velhâsıl dünyada bir misafir olarak bulunduğumuzu ömür senedinin vâdesinin meçhul bir günde dolacağını esas ve ebedî hayâtın âhiret hayâtı olduğunu aslâ unutmamak ve o sonsuz yolculuk için hazırlık yapmak îcâb eder.
İmâm Şâfiî Hazretleri ne güzel buyurmuştur: "Kervanların yolculuk esnâsında ev inşâ etmeleri akıl kârı değildir? Gideceği yere ulaşmak isteyen istasyonda uyumaz (istasyonda gaflete dalmaz)." Hulûlüyle müşerref olacağımız "Velâdet Kandili"nizi tebrik eder; O Emsalsiz Örnek Şahsiyet'in feyz rûhâniyet ve yüksek ahlâkından lâyıkıyla hisse alarak gönüllerimizin muhabbetullah ve muhabbet-i Rasûlullah ile dolmasını Cenâb-ı Hak'tan niyâz ederiz...


Osman Nuri Topbaş

öyleyse başkaları bilmesede olur...






Veysel Karani Hazretlerine sorarlar;
Nasılsınız?
Cevap manidardır;
Akşama çıkıp çıkamayacağını bilemeyen bir insan nasıl olursa.
Sevenleri ısrarla kendisinden bir nasihat duymak isterler..
O gülümser ve;
Allah'ı bilir misiniz?
Evet biliriz.
Öyleyse başka şey bilmeseniz de olur.
Efendim bir nasihat daha...
Allah sizi bilir mi?
Elbette bilir...
Öyleyse başkaları bilmese de olur ...

sadi'den







Bir buluttan bir damla yağmur düştü.Bu damla denizin genişliğini görünce utandı:
” Şu deniz denilen yerde ben kim oluyorum? Eğer deniz buysa gerçekten ben hiçim ”



dedi.
Damlakendisini hor görünce sedefin biri onu koynuna alıp seve seve besledi.
Felek de onun işini öyle düzgün yürüttü ki nihayet padişahlara yaraşan namlı bir inci oldu.
Hasılı bu yüceliği kurumsuz olmakla buldu; Yokluk kapısını çaldığı için var oldu.


(Şeyh Sadi-i Şirazi’nin Gülistan’ından)

ne yaparsın ya?ağlarım....






günün nasıl değerlenir bak sana anlatayım: şimdi ömrün bitmiş say ömrün bitmiş de sen yalvarmış yakarmışsın sana gözyaşların için cabadan bir gün daha vermişler...işte şu anda o bir tek günün içinde bulunuyorsun...işte o son günde ne yapacaksan her gün onu yapacaksın.

O zaman bu bahçede gezinmem ki der çocuk.
Ne yaparsın ya?
AĞLARIM...


Rasim Özdenören Gül Yetiştiren Adamiz yay s.18


hani söz vermiştik alem-i ervahta





Hani söz vermistik alem-i ervah’da!…
"Bela" demistik "Elestü bi rabbiküm?" sualina
Yaratici rizik verici ve yegane kanun koyucu olarak
Allah’dan baska Ilah önder olarak da O’nun
Resul’ünden baskasini tanimayacaktik.
Hani söz vermistik!… Hani söz vermistik Erkam’in evinde!
Hangi sart ve ortamda olursa olsun Ilayi Kelimetullah
Misyonunu yürütecek nusibetlerden yilmayacak
Hiçbir tehditten korkmayacak gerekirse ölümlerin
En güzeline talip olacaktik.
Hani söz vermistik akabe tepesinde!
Kendimizi ve ailemizi korudugumuz gibi kanimizla
Malimizla ve canimizla koruyacaktik Resulullah’i.
Hani söz vermistik akabe tepesinde!
Dogru olan herseyde Resul’e itaat edecektik.
Rabbani davayi elden ele gönülden gönüle
Balçikla sivanmayan hakikat günesini cihadsiz
Ve sehadetsiz burakarak lekelemiyecektik.
Hani söz vermistik Medine’de!…
Hani söz vermistik dünya kardesliginin en güzel
Tesekkül etmeye basladigi Medine’de!
Kiyamet’e kadar tüm Müslümanlar kardes olacakti
Ve bizler ve bizler muhakkak ki "Müslümanlar kardestir"
Ferman-i Ilahisine gönülden baglancak vücüdun
Azalari gibi birbirimizin derdiyle dertlenip
Sevinçlerimize ortak olacak "Komsusu açken tok yatan
Bizden degildir" düsturuna evrensel komsuluk bildirisine
Kardesligin en atesî olarak bakacaktik.
Hani söz vermistik Ridvan’da!…
Basimizi tutamayan elerimizi kökünden kurutacaktik.
Nemlenmemis bir gözü yaralanmamis çile çekmemis
Bir bedeni Mevla’ya sunmayacaktik.
Mücadelesiz ve vuslata özlemsiz geçen bir günü
Yasanmamis kabul edip dogarken nisanlandigimiz
Ölümle cihad masasinda sehadet gömlegini giyerek
Nikahlanacagimiz günün hasretiyle yanip tutusacaktik.
Hani söz vermistik ayaklarimizi vura vura Mekke’ye girerken!
Dinime namusuma dil uzatan zalimler tekrar is basina gelirse
Mukkades beldelere Ebreheler tekrar saldirirsa
Bizde kanatlanip Mevla’mizin Ebabil kuslari
Olmaya talip olacaktik.
Hani söz vermistik Veda Hacc’inda Resulullah’a !
Cahilliye adetlerini birdaha diriltmemek üzere
Kökünden kurutacaktik.
Miras burakilan emanetlere simsiki sarilacak
Ahkam-i Kur’anniye’yi tüm dünyaya hakim kilacaktik.
Ahde vefa gösteremedik Allah’im!
Zihinlerdeki hatirasini çoktan silmistik…
Sehadet mi?… Çok uzakti bizden…
Tanimiyorduk onu… Sözlüklerimizden bile
Çikarmistik…Çile çekmeye yaklasmadik..
Öyle egildik öyle egildik ki dogrulacak ne bir belimiz
Kaldiracak ne bir basimiz kaldi…
Utaniyoruz Allah’im!
Nemlenmemis bir gözle yara almamis bir bedenle
Huzuruna varmaya utaniyoruz…
Ahde vefa gösteremedik Allah’im bunu biliyoruz…
Ama sunuda biliyoruz ki rahmet deryanda
Ufacik bir damlayiz…
Yüzümüz yerde ama……..

Affet Allah’im!!… Affet! (amin)
(Abdülbaki Kömür)

uğraşki telafi edecek bunca zarar var...

Uğraş ki telafi edecek bunca zarar var

 

Uğraş ki telafi edecek bunca zarar var İşlerimiz yarım düşüncelerimiz yolunu şaşmış. Ama içimizde bir şeyler çırpınıyor sesini duyurmak için… Büyük şair Mehmet Akif’in bu müthiş şiirini okudum yine okudum da Akif’in iman gücünden azminden biraz da bize geçmesini diledim. O an sanki dile geldi mısralar şöyle dedi: “Ey ahir zaman gençliği sen hiç geçmişine bakmaz mısın? Bakıp da ibret almaz mısın? Nedir bu ümitsizliğin? Her devirde karanlığı yırtmaya çalışan aydınlık yüzler olacağı gibi cehaleti bir yorgan gibi sımsıkı bürünenler de olacaktır. Sen onlara doğruyu söylesen de söylemesen de onlar için fark etmez. Çünkü onlar sağırdırlar. İçinde doğruyu bulma çabası olanlar sadece hakikati görebilirler. Ve onlar öyle müthiş aydınlık saçar ki inanmayanlar bile ürperir onların heybetinden… Sen de titre ve kendine gel!”
Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak…
Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak!
Dünyada inanmam  hani görsem de gözümle:
İmanı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit ”İki el bir baş içindir!”
Davransana…Eller de senin baş da senindir!
Arayışın sancısını çekenler anlayabilir ancak karanlığın dehşetini…
İşte bu yüzden diğerlerinin kurtuluşu için de sancı çeker yeniden. Bir kişinin kurtuluşu bir milletin kurtuluşuyla eş değerdir çünkü… Arayış! Bizim şuan tam da ihtiyacımız olan duygu.Her şey önümüze hazır sunulduğu için mi bu kadar gevşek ve umursamaz davranıyoruz acaba?Yarın mahşerde zerre miktar iyilik ve kötülüklerimizin tartılacağını bize unutturan nefsimiz orada da; sonra yaparım canım diyebilecek mi?
Asr-ı Saadet’i düşündüm sonra…
Arayışı ile Peygamber Efendimizin (sav) övgüsüne mazhar olan o büyük sahabiyi; Selman-ı Farisi

(radıyallahu anh)…
İranlı Mecusi bir ailenin çok sevilen oğludur… İnsanların eliyle yaktıkları ateşe tapmalarına bir türlü anlam veremez. Hıristiyanların ibadetleri hoşuna gider ve ailesinden ayrılıp onlarla yaşamaya başlar Şam’da bulunan bir piskopostan bu dinin inceliklerini öğrenebileceğini söylemeleri üzerine Şam’a gider. Orada bir süre birkaç piskoposa hizmet ettikten sonra tavsiye üzerine Musul’daki Hıristiyan din adamının yanına gider. Çok geçmeden bu zat da vefat eder. Oradan Nusaybin’esonrasında ise Amuriye’ye (Sivrihisar) gider.Buradaki rahip vefat edeceği zaman; yakında Arap topraklarında ahir zaman peygamberi gelecek Hurma bahçeleri olan bir yere hicret edecektir O peygamberin bazı alametleri vardır: O kendisine verilen sadakadan yemez ama hediyeden yer. İki omuzu arasında peygamberlik mührü bulunur. O bölgeye gitmeye gücün yeterse hemen git. Çünkü onun gelme zamanı yakındır diye nasihatte bulunur.

Selmanı Farisi bir kervana katılarak yola koyulur Medine yakınlarında ihanete uğrar ve bir yahudiye satılır. Hak dini aramak için İran’daki rahatını bırakarak diyar diyar dolaşan Selman-ı Farisi (ra) bundan sonra uzun bir süre hayatını köle olarak devam ettirir. Hıristiyan alimlerden işite işite daha görmeden Hazreti Muhammed’e büyük bir aşk duymaya başlar. Uzun bir kölelik dönemi geçirir.Tüm bu zorluklara bu aşk sayesinde sabreder.Nihayet bir gün O kutlu nebinin Medine’ye geldiğini öğrenir. Rahibin söylediği alametleri taşıyıp taşımadığını anlamak ister. Daha görür görmez Hazreti Muhammed’in nur cemaline meftun olur elinde biraz hurmayla huzura girer; bu hurmaları sadaka olarak size vermek istiyorum der. Hazreti Muhammed’in bulunduğu meclistekilere dağıtıp kendisinin yemediğini görünce Selmanı Farisi bu kez hediye olarak hurma getirir.Peygamberin ikramdan alıp diğerlerine dağıttığını görür. Geriye peygamberlik mührünü görmek kalır bunu nasıl yapsam diye hazreti peygamberin etrafında dolanır. Peygamberimiz durumu anlar ve mübarek hırkasını peygamberlik mührü görünecek şekilde açar. Selman-ı Farisi (ra) güvercin yumurtası büyüklüğündeki mührü öperbüyük bir sevinç ve heyecanla Hazreti Muhammed’e sarılır şehadet getirerek iman eder…
Hayatının geri kalan her anını kutlu nebinin pervanesi olarak 
geçirir.Peygamberimiz:” Selman bizdendir
ehli beytimdendir.”diyerek Hazreti Selman’ın imanının ve sevgisinin büyüklüğüne işaret eder. Aynı zamanda bize de yol göstermiş olur.Yürekten severse insan kan bağı olmasa dahi Fahri Kainat Hazreti Muhammed’in sevgisine ve yakınlığına mazhar olabilir. İsteyene ve arayana nasip olur tabii…
Biz içimizdeki arayışı dindirmek için bu kadar zorluğa katlanabilir miydik acaba? Öylesine rahata alışmışız ki bırakın başkalarını aydınlatmayı kendimize bile inancımız yok! İşlerimiz yarım düşüncelerimiz yolunu şaşmış. Ama içimizde bir şeyler çırpınıyor sesini duyurmak için. Hem dünya hem ukba selameti için kurtuluş arıyor çünkü sonsuzluğu arzuluyor ancak alimlerin dediği gibi kurtuluş islamdadır başka yol yok!…
Derken gözüm Akif’in mısralarına takılıyor yine…
Hüsrana rıza verme!...Çalış… Azmi bırakma!
Kendin yanacaksan bile evladını yakma!
Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahibolursan bu vatan batmayacaktır.
Feryadı bırakkendine gel çünkü zaman dar…
Uğraş ki; telafi edecek bunca zarar var.

“İş bitti… Sebatın sonu yoktur!” demeyılma!
Ey millet-i merhume sakın ye’se kapılma!
F. Zeynep Yılmaz

30 Mart 2012 Cuma

fani dünya...

hüzün dalgası...



Hüzün dalgası çarptıysa bir insanın yüreğine
Ya Mevlâsını özlemiştir yada Mevlâsı onu!
Mevlâyı özleyen gönül ya hüznü bekler yada hüzündedir…
Bela gam ve keder Mevlânın sevdiklerine gösterdiği kamçıdır…
Vurdukça kendine çeker…
İmam Rabbani


hayatın ağırlığı





Bazen hayat ağırlaşıyor.

Bir kelebeğe kanatlarının ve süslerinin ağır gelmesi kadar hatta !


Tarık Tufan




gitme vakti...


Ve şimdi hayallere açık pencereyi kapatma vakti

Zaten varsa bir güzellik ömrü ne kadar sürer ki?...

Çektim perdeleri kaldırdım hayalleri

Belkide bu diyardan artık gitme vakti...

Şafak...


değme bana evlat



Bak oğul! Tam bu mevsimlerdi ”başakların ermeye başladığı sıcaklar“ derdi annem doğduğum günleri…
Bu sıcaklarla birlikte girdim seksen beş yaşıma.
Şu yüzümde gördüğün çizgilerinelimde tutan nasırlarınher birinin derin anlamları var.
“ Kalbin var uğraşma şu tarlayla toprakla ihtiyacın mı var doymuyor musun?” Diyorsun.
Biliyorum hastalandığımda da sana da yük oluyor eziyet veriyorum. Ama bilir misin evlat her toprağa bastığımda onu avuçladığımda içimin yangınını söndürüyor öfkemi dindirmeye çalışıyorum.

“Tarlaya niye sabah ezanla gidiyorsun üşütüyorsun bari günün ağarmasını bekle” diye kızıyorsun;
E kara gözlü oğul ne olduysa bize bu seher vakitleri oldu...
O anlar içimin kanadığı yüreğimin parçalandığı demlerdir. Beşikte yetimlerin feryatla ağladığı aksakallı kocaların ah’larla inlediği demlerdir o zamanlar. Şu masmavi göklerin kızıla büründüğü havanın barut koktuğu gökten yağmur yerine ateş kıvılcımları yağdığı anlardır.

Eğer bir gün gafletim kuşatır da bu vakitlerde yatacak olursam o gün kıyametim kopmuş demektir oğul! Bilmiş ol!...
Yanıyorum oğul! yanıyorum! İçimden “hay” diye her inleyişimde kıvılcımlar saçıyorum haberin var mı?

Bu millet zilleti bu kadar hak etmedi.
Bu millet hiçbir zaman gaflete bu kadar esir olmadı bu kadar şahsiyetsizkişiliksiz kalmadı.
Yalanlara hiç bu kadar inanmadı.
Bu adetler bu hayat bizim değil evlat.
Bizi doğuranlar bu günler için!
On beşinde can verip kara toprağa girenler bu günler için ölmedi!.
Bak evlat! başımıza ne geldi ise; bu gafletimiz yüzünden geldi.
Ne zaman ki;küçücük bir zafer kazandık nefsimiz azıcık dinlen dedi ; düşman bir delik açtı. Nefsimiz ne zaman ki azıcık galip geldi; büyüklendi ardından tembellikler tavizler girdi yuvalarımıza.

Sonra mı?
Sonrası…

İşte ahvalimiz…
Gece yarılarına kadar oturup televizyonlara hapis sabahları öğleye kadar gaflet…
Bereketsizlik tembellik…
Ruhsuzidealsiz toplumher şeyden bir haber hasta gençlik…
Bizim adetlerimiz bize yabancılaştı. Biz kendimizi tanıyamaz olduk. Yahudi’nin huylarını huy edindik.

Peki olanlar kime oldu. Olanlar körpecik yavrularımıza oldu. Daha doğarken binbir dertle doğdular. Boyunlarında ağır borçlar hayatın tadından tuzundan uzak parçalanmış sevgisiz yuvalara yük hissettiler kendilerini.
Eğitimleri mi; hele onları hiç sorma! Adı eğitim diye oyalandı durdular yıllarca. Ha bazıları elbette okudu doktor mühendis oldu;amma…
insan olamadı evlat!
Ama mevlama şükürler olsun ki; yine de okuyup Allah diyen bebeler hürmetine seherlerde dualar eden ak saçlı kocalar hürmetine başımıza taş yağdırmıyor hala mühlet veriyor
Rabbim…

Ben de o yüzden bu saatlerde kendimi dışarılara atıp dualar ediyorum. Elimi en vefalı dost olan toprakla oyalıyom meşgale en iyi ilaçtır diye.
Hatta bir çok zaman şu basıp geçtiğimiz toprakla söyleşiyom dertlerimi paylaşıyom.
Bazen de altındaki tahtadan evime hazırlık yapıyom.
No’lur değme bana evlat!



kaynak:Hayatın içinden Seher Aydın


babasızlık sancısını bilirmisin?




Babasızlık sancısını bilir misin?
Dolaptaki iki tebeşir kutusunun birinde “beyaz” diğerinde “renkli” yazar ya işte onlarınki de böyle bir yalnızlık.
Onları çizdikleri resimlerden az çok çıkartabilirsiniz. O resimlerde en güzel elbiselere hep kaybettikleri layıktır. -Anne ya da baba- hangisinin mahrumiyetini yaşıyorlarsa her zaman çok büyük olurlar o kâğıtlarda. Dağlardan bile… Sınıfta okunan her metinde, eksiksiz bir aile bulup gölgesine sığınmaya çalışırlar. Gözleri cümlelerde dolaşırken bir anne ya da baba kelimesi avına çıkmış gibidir. Hayat Bilgisi dersinde ”çekirdek aile” konusu işlenirken misafir çocuk edasıyla ya başlarını öne eğer ya da yabancı bakışlarla arkadaşlarının yüzündeki mutluluğu anlamaya çalışırlar.
yetim çocukO yetimlerin labirent kadar karmaşık gözlerine dalarken kendi çocukluğum aklıma gelirdi. Çok güzel duygu sömürüsü yapılırdı vesselam. Çok akıllıydım. Fasulye ya da patates yemeğindeki etleri ayıklayıp yedikten sonra; 'Anne ben doydum.' derdim. Ardından anne-babam kendi payına düşen et parçalarını benim tabağıma taşırdı. İşte bu duygudan bu deneyimden uzak yetişen çocukların bir tarafı dünyaya hep yabancı kalır.
İlk gözyaşımızın hikâyesi
Yapılmamış ödevleri; çoğu zaman kirli elbiseleri bir de taranmamış saçlarıyla bir çocuk görürseniz kızmak ya da küçük düşürmek yerine kendinize bir “anne”sinin olup olmadığını sormayı deneyin. Sabun kokulu, temiz tırnaklı çocuklar arasında boynu bükük her çocuk potansiyel bir “yetim” sayılabilir. Aslında “anne” bunların ötesinde bir şey ifade ediyor. Dünyadaki bütün güzelliklere en üst seviyede sahip olan kadın bile annemizin yerini dolduramaz; çünkü nefes alıp da dert çekmediğimiz tek yer annenin karnıdır. İşte ilk gözyaşımızın hikâyesi de böyle başlamaktadır. O, bünyesinde barındırdığı “ana rahmi” ile Allah’ın rahmetine ayna görevi üstlenir. Bu rahmet sağanağı ve kaynağından mahrum bir çocuğu üzmek “Gayretullah”a dokunabilir.
yetim çocuk
Her yetimin başını okşarken çoğu zaman Peygamberimizi hatırlarım. Ebva’da duyulan kor kadar yakıcı bir hüznün ağırlığı çöker. Simasının bile görülmediği bir “baba”sızlık sancısı başlar. Bazen de babamı hatırlarım; çocukken bayramlarda harçlık özlemi çeken o insanı. Daha doğrusu harçlık verecek bir “baba özlemi” duyan babam gelir gözlerimin önüne…

Nurullah Demir

bir gül sevdası....




Bir gül sevdası düştü yüreğime ilkin

Gül düştüğü yeri yakarmış.
Anladım bülbülün derdini,
Anladım neymiş
Ağaran vakte kadar ağlamak..

****

Gülden cümleler ördüm gül renkli akşamlarda

Gül renkli kitaplar okudum, gül istedim duâlarda.

Gül için gül ettim günümü, gül bekledim isli kaldırımlarda.

Kader hep güle savurdu beni.
Rüzgar hep gül kokuları getirdi.
Saplandı yüreğime bir kere gül
Gül okudum, gül yazdım zamana
Bir gül eşi yok dikensiz...

***

Gül, gel küllenen gönlüme bir gül

Işık ol dünyama

Ey gül..

bir çocuktan bir kudüs...





gel
anne ol
çünkü anne
bir çocuktan bir kudüs yapar
Nuri Pakdil

Galiba ölmekte bu...





İnsanları eskisi kadar sevmemek. İnsanları ve eşyayı. Galiba ölmek de bu.






29 Mart 2012 Perşembe

cumamız hayırlar getirsin...



Allâh’ım! Sen’in gazabından rızâna, azâbından affına ve Sen’den yine Sana sığınırım! Sen’i lâyık olduğun şekilde medh ü senâdan âcizim! Sen kendini nasıl medh ü senâ etmişsen öylesin!”  (Müslim, Salât, 222)

Rabbimiz, bizleri nefsânî tefekkürden ve tefekkürsüzlük gafletinden muhâfaza buyursun! Kalbimizi, aklımızı, duygu ve düşüncelerimizi rızâ-yı ilâhîsiyle te’lif eyleyecek rûhânî bir tefekkür iklîminde yaşamayı nasîb eylesin!

Amin...



şükreden bir kul olmayayım mı?

Peygamber Efendimiz’in tefekkür hayatına dair bir hâtırasını Hazret-i Âişe vâlidemiz şöyle nakleder:

“Bir gece Rasûlullah r bana:

«–Ey Âişe! İzin verirsen, geceyi Rabbime ibâdetle geçireyim.» dedi. Ben de:

«–Vallâhi Sen’inle beraber olmayı çok severim. Ancak Sen’i sevindiren şeyi daha çok severim.» dedim.

Sonra kalktı, güzelce abdest aldı ve namaza durdu. Ağlıyordu. O kadar ağladı ki, elbisesi, mübârek sakalları, hattâ secde ettiği yer sırılsıklam oldu. O, bu hâldeyken, Bilâl namaza çağırmaya geldi. Efendimiz’in ağladığını görünce:

«–Yâ Rasûlâllah! Allah Teâlâ sizin geçmiş ve gelecek günahlarınızı bağışladığı hâlde niçin ağlıyorsunuz?» dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü r:

«–Allâh’a çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallâhi bu gece bana öyle âyetler indirildi ki, onu okuyup da üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun!» buyurdu ve şu âyetleri okudu:

«Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akl-ı selîm sâhipleri için (Allâh’ın birliğini gösteren) kesin deliller vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her an) Allâh’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler ve: Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz. Bizi cehennem azâbından koru! (derler).» (Âl-i İmrân, 190-191)” (İbn-i Hibbân, II, 386)

İşte Allah Rasûlü r ilâhî azamet tecellîlerinin tefekkürü içinde sabahlara kadar gözyaşı dökmüşlerdi. Ümmet-i Muhammed olarak bizler de kalplerimizin incelmesi için, ilâhî kudret akışlarının tefekküründe yoğunlaşmalıyız.

çok tefekkür eden.




Vehb bin Münebbih -rahmetullâhi aleyh- buyurur ki:

“Çok tefekkür eden, mutlak sûrette bilgili olur. Gerçek mânâda bilgili olan da mutlaka sâlih amellerde bulunur.” (İhyâ, IV, 764

kalpler hantallaşmasın.

KALPLER HANTALLAŞMASIN!..

Bazı kimseler Hasan-ı Basrî Hazretleri’ne gelerek:

“–Yâ Şeyh! Gönlümüz gaflet uykusundadır; öyle ki, artık hiçbir sözün tesiri olmuyor. Ne olur, bizi uyandırmak için siz bir nasihatte bulunsanız…” dediler.

Hasan-ı Basrî Hazretleri buyurdu ki:

“–Keşke sizin gönlünüz uyuyor olsaydı... Çünkü uyuyan kişi tez uyanır. Fakat sizin gönlünüzün ölmüş olmasından korkarım! Zira ne zamandır uyandırmak isterim de hiç yerinden kımıldamaz!”

Bu ifâdeler karşısında dehşete kapılan o şahıslar:

“–Yâ Şeyh! Bu hükmünüzle bizi korkutuyorsunuz.” dediler.

Hasan-ı Basrî Hazretleri buyurdu ki:

“–Eğer bugün korkarsanız, yarın kıyâmet günü emîn olursunuz. Vay o kişinin hâline ki, bugün burada korkulması îcâb eden (emir ve yasaklar)dan korkmaz!..” (Tezkiretü’l-Evliyâ)

Cenâb-ı Hak, bizlere müstesnâ bir nîmet olarak lutfettiği, hissiyat merkezi olan “kalb”in, bu ilâhî imtihan âleminde dâimâ ilâhî sır ve hikmetlerin doyumsuz hayranlığı içinde olmasını arzu ediyor. Böylece Hakk’a yakınlık ve dostluğun rikkat ve hassâsiyeti içinde, takvâ üzere bir kulluk hayatı yaşamamızı diliyor. Fânîliği idrâkin kazandırdığı gönül uyanıklığına sahip olmamızı istiyor.

Gaflet, yani dünyevî ve nefsânî şartlanmalar; idrâk zaafiyetine, hassâsiyet körelmesine ve kalbî hantallığa sebebiyet verir. Bu hastalığın en tesirli tedâvî yollarının başında, “tefekkür” gelir. Zira tefekkür, insanın çoğu kez şuursuzca içine sürüklendiği hatâ ve isyanların farkına varıp telâfîsine yönelmenin en mühim vesîlesidir

besmele miktarınca...






Besmele miktarınca inşirah duydum gecemin ayazında
Her ‘ah’ bir dua niyetiyle yükselir gönlümün avazında

Kadim Dolunay

ey gece bu karanlığın ardı cuma aydınlığı...







Ey gece! Bu karanlığın ardı Cuma aydınlığı...
O vakit, ayetlerden oku aşkı.
İhrama girmiş süveydan.. Melekler tavâf ediyor arşı.
Kadim Dolunay

gülüşün düşsün yüreğime...







Öp beni kalbimden,
Gülüşün düşsün siretini okuyup hatmeden yüreğime.
Kadim Dolunay

Katreden ummana...





Benim vücudumun kalıbından hakikat denizine yol vardır.Evet ben bir katreyim ama bende umman gizlidir,evet ben bir zerreyim fakat bende güneş gizlidir..
"Hz.Mevlana (k.s)


o zaman anladım...



Harfler amaçsızca kafamın içinde dönüyordu ve bir süre sonra anlamlı bir kelimeye,sese dönüşemeden can verip yığılıyorlardı. Cansız harflerin üst üste yığıldığı bir toplu mezar olmuştu zihnim. İnsanın söylemek istediklerini söyleyebilmesi nasıl da büyük bir nimetmiş meğer o zaman anladım



28 Mart 2012 Çarşamba

Allah'ın razı olduğu gençlik.






Allah (cc) ve Resulüllah (s.a.v.)'ın razı olduğu gençlik:
Bismillah: “Hakikaten onlar, Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetlerini arttırdık. Onların kalplerini metin kıldık.” (Kehf 13-14)
Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Gençlerinizin en hayırlıları; ihtiyarlar gibi ölümü düşünen, gençlik heveslerine yenik düşmeyen ve gaflette boğulmayanlardır. İhtiyarlarınızın en kötüleri de; gaf...
let ve isteklerine uymada gençlere benzeyenlerdir.” (Camiu’s-Sağir)
Yine Rasulullah (s.a.v):
“Kul şu beş şeyden sorguya çekilmedikçe kıyamet gününde ayakları olduğu yerden kıpırdamaz.
1-Ömrünü nerede tükettiğinden
2-Gençliğini nerede harcadığından
3-İlmiyle ne amel ettiğinden
4-Malını nerede kazanıp, nereye harcadığından.
5-Bedenini nerede yıprattığından.” (Tirmizi)

kadının cihadı





Resulullah Efendimiz (SAV), ev işlerini Hazret-i Fatıma (ra)'a, dış işlerini Hazret-i Ali (ra) ’ye vermiş, bu hususta
şöyle buyurmuştur:

(Hanımının evde oturması için, işlerini gören, ihtiyaçlarını karşılayan, onu yabancı erkeklerin görmesinden koruyan, ümmet-i Muhammedin düşmana esir düşenlerini satın almış, azat etmiş gibi sevaba kavuşur.)


(Ya Fatıma, ne mutlu o kadına ki, kocası ondan razı olur. Allahü teâlânın farz kıldığını yapmaktan ve kocasına itaatten sonra kadınlar için, yün eğirmekten, iplik bükmekten üstün iş yoktur. Bir saat yün eğirmek, iplik bükmek veya dokumak, kadınlar için bir yıl ibadet etmekten daha sevaptır. Dokudukları her iplik için amel defterlerine bir şehid sevabı yazılır.)

(Beş vakit namazını kılan, malının zekatını veren, Ramazan-ı şerif orucunu tutan, kocasının günah olmayan işlerinde ona itaat eden ve tesettüre uyan kadın, Cennete istediği kapıdan girer.)

Peygamber efendimiz, kendi kızına ve diğer kadınlara şehid sevabı kazanmak için ev işleri ile meşgul olmalarını emretmektedir. Başka bir hadis-i şerifte de, (Kadının cihadı, kocası ile iyi geçinmektir) buyuruldu. (Şir’a)

Kadınların Cennete girmeleri, erkeklere göre daha kolaydır. Bir kadın salih kocasına itaat ederse cihad sevabı kazanır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Müslüman bir kadın beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar kocasına itaat edip namusunu muhafaza ederse, Cennete istediği kapıdan girer.) [İbni Hibban]

(Kadının cihadı, kocası ile iyi geçinmektir.) [Taberani]

(Koca hakkına riayet, Allah yolunda cihad etmek gibidir.) [Taberani]

(Hamile iken, doğururken veya lohusa iken ölen Müslüman kadın şehitdir.) [Taberani]

(Müslüman kadın, hamilelikten doğuma kadar ve çocuğu memeden kesene kadar yolundaki mücahid gibi olup ölürse şehit sevabı verilir.) [Taberani]

(Müslüman kadın, hamile iken, gündüz saim, gece kaim ve Allah korkusu kendisinde galip olan bir mücahid sevabı hak eder. Onu ağrı tuttuğunda kendisine verilecek sevabı hiç kimse bilmez. Bebeğin her emişinde bir can ihya etmiş gibi sevap alır. Sütten kestiğinde ise, bir melek, onu takdir ederek, “haydi bir daha” der.) [Ebuşşeyh] Saim = oruçlu demektir, kaim = gece kalkıp namaz kılmak, ibadet etmek demektir.

(Bir kadının kocası kendisinden razı olduğu halde hamile kaldığında Allah yolunda gündüz oruç tutup gece ibadet eden bir kişinin sevabı kadar ona sevap verilir. Doğum sancısı tutunca ona verilecek sevabı ancak Allah ü teâlâ bilir. Doğum yapınca çocuğun emdiği her yudum süte karşılık kendisine bir sevap yazılır. Gece çocuk onu uykusuz bırakınca rızası için 70 köle azat etmiş gibi sevap kazanır. Ey Selame, bunları söylemekteki maksadımı biliyor musun? Namusunu muhafaza eden, kocasına itaat eden ve kocasından gördüğü iyilikleri inkâr etmeyen saliha hanımları kastediyorum.) [Taberani]

Peygamber efendimiz, kendi kızına ve diğer kadınlara şehit sevabı kazanmak için ev işleri ile meşgul olmalarını emretmektedir. (Şir’a)

Bir kadın, kocasını güzel karşılar, güzel sözler söyleyerek hoşnutluğunu kazanmaya çalışırdı. Peygamber efendimiz aleyhisselam, kadının bu hareketinden dolayı kocasına buyurdu ki:
(Hanımına selam söyle, yarı şehit sevabına kavuştuğunu haber ver!) [Şir’a]

Erkeğini razı eden kadın için korku yoktur. 
İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kocası razı olduğu halde ölen kadın Cennete girer.) [Tirmizi]

(Kocasına muhabbet gösteren, çocuk doğuran, öfkelendiği an veya kocası kendine kızdığı zaman, kocasını razı edinceye kadar uyumayan kadın Cennetliktir.) [Taberani]


akıllı ve aciz




"Akıllı, nefsine boyun eğdiren ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz ise, nefsini kötü arzularında alabildiğince serbest bırakan ve Allah'a kuru ümitler besleyendir."

27 Mart 2012 Salı

kalbimin yarımlığı....


Nasıl da büyüdü kalbimin yarımlığı ve hiçbir yarı,
tamamlayamadı bu yarımı..




kalpler limansız...





Ahir zamandan bir yangın yürüyor can özüne, amansız…
Felah gemileri demir atmak ister gönüllere; fakat kalpler limansız…
Kadim Dolunay

sabır ve namaz





Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu şüphesiz, huşu duyanların dışındakiler için ağır bir yüktür." (Bakara Suresi, 45)


Allah kimseyi şaşırtmasın.







Allah kimseyi şaşırtmasın,
Şaşırtırsa süründürmesin,
Süründürürse çektirmesin,
Çektirirse rezil etmesin,
Rezil ederse perişan etmesin,
...
Perişan ederse sersem, âvâre etmesin.

Said Nursi r.a, Hutuvat-ı Sitte

ölüm olmasaydı...






Eğer fakirlik, hastalık ve ölüm olmasaydı,
İnsanoğlunun kibirden başı eğilmez olurdu.

Hasan-ı Basri r.a


cehalet...




Hiçbir Acı, Cehaletten Daha Fazla Zahmet Verici Değildir.

Hz. Ali r.a


26 Mart 2012 Pazartesi

dostun hayırlısı...




‎''Senin dindarlığını arttıran dost, her karşılaştığında
avucuna bir altın koyan dosttan daha hayırlıdır...''
Bilal İbn-i Sa’d


İnsanları kalbinden çıkart





İnsanları kalbinden çıkart!
Gördüğün yarar ve zararların,
sana verilen ve verilmeyen şeylerin,
övülmenin, yerilmenin,
ikram görmenin ve aşağılanmanın,
ilgi ya da ilgisizlik görmenin insanlardan kaynaklandığını düşünme!
...

Yararın ve zararın sadece Allah'tan geldiğine,
iyiliğin ve kötülüğün O'nun elinde olduğuna
ve Allah'ın ,bunları insanların eliyle gerçekleştirdiğine inan!

İnsanlara kalacakları (beka) gözüyle değil, yok olup gidecekleri(fena) gözüyle bak.
Onlara, yarar ve zarar vericiler olarak değil, acizler ve zeliller olarak bak.

Allah'ı tanımak istersen, zarar ve yarar konularında insanlara biçtiğin gücü, kalbinden at!
Çünkü sen Allah'ı ancak böyle tanıyabilirsin..

|Abdulkadir Geylani Hz/ El-Fethu'r Rabbani

fe eyne tezhabün?




Ne ki birilerinin çıkıp “Ey insanlar! Nereye gidiyorsunuz!?” demesi
ve gidilen bu yolun, merhum Necip Fazıl’ın deyişiyle
"bir çıkmaz sokak" olduğunu söylemesi gerekmez mi?
Öyle ya, Kıyamet’in çok yakın olduğunu hatırlamaz olduk, unuttuk âde...
ta.

Cennet ve cehennem, umduğumuz ve korktuğumuz mekânlar değil artık.
Sağ ve solumuza niçin selam verdiğimizi bilmiyoruz,
bilmek istemedğimiz gibi yardım da istemiyoruz.

Uyarmıyoruz,
uyaramıyoruz kimseyi,
kendimizi bile.

|Dücane Cündioğlu/ Hakikat ve Hurafe


kitap bir limandı...




Daha çok..
Kitap bir limandı benim için!
Kitaplarda yaşadım ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim..

|Cemil Meriç


Ebu Bekir Sıddık şöyle buyurur:

Ebû Bekir Sıddık (r.a) şöyle buyurur:

Ben Rasulullah'ın (s.a.v) yanında iken O'na şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

"Kim bir kötülük yaparsa cezasını görür ve Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilir." (Nisâ, 123)

...
Peygamber Efendimiz (s.a.v):

- "Ey Ebû Bekir! Bana indirilen bir ayeti sana okutayım mı?" buyurdu. Ben:

- "Tabi ki yâ Rasulallah!" dedim.

Bana bu ayeti okuttu. Sanki belimin kırılıp ayrıldığını hissettim ve öylece kasılıp kaldım. Peygamber (s.a.v):

- "Neyin var, ne oldu ey Ebû Bekir?" diye sordu.

- "Anam babam Sana fedâ olsun yâ Rasulallah! Hangimiz kötülük işlemez ki? Şimdi biz işlediklerimiz yüzünden muhakkak cezalandırılacak mıyız?" diye üzüntümü ifade ettim.

Rasulullah (s.a.v) şu izahta bulundu:

- "Ebû Bekir! Sen ve müminler, hatalarınız sebebiyle dünyada (bazı sıkıntı ve meşakkatlere uğratılarak) cezalandırılırsınız. Öyle ki sonunda Allah'a günahsız olarak kavuşursunuz. Diğerlerine gelince onların yaptıkları biriktirilir ve cezaları kıyamet günü verilir."

(Tirmizî, Tefsîr, 4/3039)

25 Mart 2012 Pazar

Aşkın öncesi yoktur...




Aşkın öncesi yoktur.
Ötesi mi?
O hiç yoktur.

Özdemir Asaf




İÇİMDE ÇOK BÜYÜK BİR AĞLAMAK VAR...





İçimde çok büyük bir ağlamak var.Bir ağaç altında oturarak hem kendime hem bütün insanlara hem börtü böceğe kurda kuşa ağlamak istiyorum.

|Nazan Bekiroğlu


sevgi her yaraya iyi gelir....





SEVGİ HER YARAYA İYİ GELİR...

Acıyan yerlerini öpecek biri varsa hayatında,
Önemli olmaz düştüğün yerler,
Atıldığın kuyular,
...
Aldığın yaralar,
Yalan çıkan, bildiğin tüm doğrular...
İşittiğin tüm kötü sözlerin yeri bile, çabuk iyileşir o zaman.

Bazen kaç yaşında olursan ol,
Küçük bir çocuğun ağlayarak annesinin yanına gelmesi gibi,
Acıyan yerlerini öpecek birinin yanında olmak,
Ağlamak istersin...
Öperse geçer diye inandığın birinin yanında doyasıya ağlamak,
Tüm yanmış yerlerine rüzgar olur, serin yağmurlar gibi gelir,
Nasihat etmeden, küçümsemeden dinleyen,
Anlatırken bile geçecekmiş gibi gelen,
Yuva sıcaklığında bakışlarıyla içini ısıtan,
Seni olduğun gibi kabul eden,
Değiştirmeye çalışmayan,
İstediği kalıplara uymasan da,
Seni sevmekten vazgeçmeyen,
Biri varsa eğer...
Korkma incinmekten.
Bırak sıyrıklar olsun dizlerinde,
Öper ve geçer...

Ne kadar da sevgiye muhtaçtır insan,
Nazını çekecek biri olsun ister yanında,
Çocukca mıkırdanmak, sızlanmak, tutturmak ister,
Bir yetişkin gibi dinlenilmek,
Bir çocuk gibi şımartılmak ister,
Her zaman yetişkin olmak, yetişkin gibi davranmak yorar insanı.
Bazen saçmalamak ister,
Hesaplamadan, hesap etmeden karar vermek ister,
Kalbinin tarifini dinleyip,
Hissettiklerinle yol bulmaya çalışmanın dayanılmaz heyecanı içinde,
Sırtını tüm yolları bilenin yüceliğine dayayıp,
Küçük bir çocuk gibi koşabilmak...
Arkamdan annem bana bakıyordur,
-Düşersem öper ve gecer- in güvenliği içinde koşabilmek,
Sıyrılan, kanayan ve acıyan tüm yerlerini,
Öpen biri varsa eğer,
Korkma düşmekten,
Bırak kanasın dizlerin,
Ağla ağlayabildiğin kadar,
Öper ve geçer....

Banu YAŞAR

ey affetmeyi seven rabbim.







Ey affetmeyi seven Rabbim, sil göz yaşlarımı...
Sen teselli et beni, serinlik sun şu bağrıma... Vardır
bunda da bir hayır... Hayırlı kederlerimi sen sevdir bana!.. Tıpkı
geceye saçılan yıldızlar gibi, Ömrüme ışık olsun, sıkıntı anlarımda
ettiğim dualar.. Hüzünlerde olgunlaştır beni...
...
Cahilim çok cahilim... Sen yolum ol! Sen sonum ol!..."

Hz. Mevlâna

24 Mart 2012 Cumartesi

kelamulah'tan.







وَمِنْ آيَاتِهِ أَنَّكَ تَرَى الْأَرْضَ خَاشِعَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ إِنَّ الَّذِي أَحْيَاهَا لَمُحْيِي الْمَوْتَى إِنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Ve min âyâtihî enneke terel arda hâşiaten fe izâ enzelnâ aleyhel mâehtezzet ve rebet, innellezî ahyâhâ le muhyîl mevtâ, innehu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).

O'nun ayetlerinden biri de, kupkuru gördüğün yeryüzünün Biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçip kabarmasıdır. Ona can veren Allah, elbette ölüleri de diriltir. Muhakkak ki O; her şeye kadirdir
fussilet -39

ibadetin ilk basamağı susmaktır...




Bismillahirrahmanirrahim

Hasan-ı Basrî (ra) Peygamber Efendimizin (a.s.m.) şöyle buyurduklarını rivayet ediyor:

İbâdetin ilk basamağı susmaktır.

Camiüssağir [ 3:82, Hadîs No: 2804]


yalnızlık omuzlarıma çivisini çaktı yine....






Yine akşam oldu
Yalnızlık omuzlarıma çivisini çaktı yine

Uzaklık aynı gerçi
Heryerdeyken olan uzaklığın pek değişmedi
Yine akşam oldu orda olduğu gibi
Görebiliyorum seni burdan da
Aynısıydı ordayken de
Uzaklıktan korkmuyorum belki de
Orada da aynıydı uzaklık gerçi
Donuklaşmış oldu artık bu
Bir o kadar da hüzünlü romanlar gibi
Galiba ben baştan kaybetmişim
Belki de ben baştan kazanmışım insanlık kaybetmiş...

 
Sezai Karakoç

23 Mart 2012 Cuma

harflerin dili...




Elif gibi dosdoğru olunmalı hayatta…
Be gibi tek nokta üzerinde durabilecek kadar dengeli olunmalı…
Te gibi olmalı, veda hutbesinde emanet bırakılan iki şeyi (kuran ve sünnet) sürekli başının üzerinde taşımalı insan…
Se gibi az konuşup 3 dinlemeli toplumda…
Cim gibi çocukça bakmalı hayata, ama cim kadarda çok iş yapmalı…
Ha gibi gönlü geniş dostlar edinmeli insan,
Hı kadar ağlamaklı olduğunda yardımcı olabilecek…
Dal gibi boynunu bükse de hayat,
Zel gibi şapkasını takmayı bilmeli zorluklara karşı…
Ra kadar rahat olsa da insan bu dünyada,
Ze’nin noktası gibi başında dolanan bir sineğin olduğunu mutlaka bilmeli…
Sin midir sanki bu dünyada noktasız pulsuz tek garip…
Şın gibi pulları vermeli getirip…
Sad kadar şişse de karnın,
Datgibi hayata bir göz kırp…
Tı gibi bir yelkenlidir hayat,
Zı kadar yükü olan…
Ayn gibi göğe çevir yüzünü…
Ğayn’ın noktası kadar şüphe olmasın kalbinde…
Fe eyne tezhebuun… (kaçış nereye)
Gafgibi iki gözünü aç…
Kef kadar karizmatik ol…
Lam gibi tutunacak bir dal ol gariplere…
Mim’lenmiş olsan da yılma yıkılma…
Nunkadar suskun…
Vav kadar edepli ol…
He gibi haykır içinden geçenleri…
Lamelif gibi ellerini O (c.c)’na aç…
Ya Rabbi rahmet ve mağfiret kapılarını bize aç…




Abdullah Cahit DİNÇ




göz kalbin elçisidir...

Göz Kalbin Elçisidir.

Göz kalbin elçisidir… Onun tarafından görevlendirilir. Güzel ve manzaralı bir şey bulmuşsa memnuniyet duyar. Fakat göz çoğu defa kalbin başını belaya sokar. Zira öyle güzelleri haber verir ki, ne hepsini elde etmeye , ne de ayrılıklarına tahammüle kalbin gücü yeter…
Bakışlarını Allah’ ın izni haricinde salıverenlerin hasretleri devamlı olur. Çünkü bakmak sevgiyi doğurur ve kalp bir alakaya sahip olur. Sonra bu alaka kuvvetlenir; vurgunluk derecesine varır. Ve kalbi kaplar. Göz bakmaya devam ettikçe vurgunluk hali kalpten ayrılmayacak bir sevgi halini alır. Artık kalp köle olmuştur ve layık olmayana kulluk yapmaya başlar. Bütün bunlar bakmanın cinayetleridir…
Bir kral iken şimdi bir esirdir o…
Kalp düştüğü haller için, gözden dert yanar. Göz ise: “Ben senin memurundum. Bana görev veren sendin.” der…
Bütün bunlar, Allah’ın sevgi ve bağlılığından boş kalan kalplerin belasıdır…
Kalp, Allah’ı sevmek için yaratılmıştır.
Bu yüzden, sevgilisi “O” değilse kulluğu başkasınadır…

İbn-i Cevzi

beklemek sabretmektir...



“Beklemek sabretmektir” dedi

“Kalbim üstüne” dedim.

Büküldü boynum...

sevgi cennet anahtarlarından bir anahtar...





S E V G İ;

Cennet anahtarlarından bir anahtar...


Fahr-i Kâinat Efendimiz diyor ki:


"İman etmedikçe cennete giremezsiniz.


Birbirinizi sevmedikçe de tam iman etmiş sayılmazsınız."

 


sabretmenin ardındaki güzellikler....






Sabretmek


öylece durup beklemek değil

ileri görüşlü olmak demektir.

Sabır nedir?

Dikene bakıp gülü

geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir.

Ve bilirler ki gökteki ayın

hilal’den dolunaya varması için zaman gerekir.



~ Tebrizli Şems ~

yaşamak başlı başına bir mesele...




Hiçbir şey hayat memat meselesi değildir hayatın kendisinden başka.

 



Yaşamak başlı başına bir mesele...