18 Nisan 2012 Çarşamba

senin gerçek maşukun kimdir?



Hakiki maŞukun sureti şekli yoktur.
Sevilenonun manasıdır.

İster bu dünyaya ait aŞk olsun ister o dünyaya
yani mana alemine ait aŞk olsun bu böyledir.

Eğer sen sevgilinin sadece bedenini seviyorsan
eger şekle surete aŞıksan

bir güzelin ruhu bedeninden ayrılınca neden onu bırakıyorsun?

Neden onu götürüp gömüyorsun?

Bir ölünün bedenin şekli sureti yerindedir.

Senin ona karşı duyduğun soğukluk bu vazgeçiş nedendir?

Ey aŞık iyice ara senin gerçek maŞukun kimdir?


aşk kaybolmak mıdır,kendini bulmak mıdır?

Aşk kaybolmak mıdır, kendini bulmak mıdır?

Öğrencilerimle Akait dersi yapıyoruz. Ders konumuz vahiy. Bir öğrencim bir soru sordu.
Yeri değildi bu sorunun belki ama ders boyunca öğrencimi takip etmemden bende uyanan duygu şu idi;
Öğrencim bu soruyu sorabilmek için kıvranıyor yanlış anlaşılma endişesini de beraberinde taşıyordu.
Hocam der demez
- Efendim (bu kelimeyi kullanmak babam tarafından bizlere öğretilmiş ismimizi çağırırlarsa ‘hı’ ya da‘buyur’ değil biz de 'efendim' denir.
Çok nezih bulurum bu sözcüğü sahabe birbirine efendim diye hitap edermiş.
Çünkü bu davranışı Allah Rasûlünden öğrenmişler.)
- Yersiz bir soru ama kafamı çok karıştırıyor.
- Kafanı karıştırdığına göre önemli bir konu dinliyorum.
- Hocam! Aşk nedir? Kişinin kendisini kaybetmesi mi yoksa bulması mı?
Hemen öğrencilerinden konuşmak isteyenler atılıyor: Kaybetmesi... Bulması... Hayır önce kaybedip sonra bulması...
Her birinin cevabı da hoşuma gidiyor. Hele kaybedip bulması denince...
”Gâh eserim yeller gibi Gâh tozarım yollar gibi Gâh akarım seller gibi Gel gör beni aşk neyledi.”
Sizce bu sözleri Yunus hangi hislerle söylemiş olabilir?
Öğrencilerim cevap veriyor.
- Hocam kendini fazla dağıtmış.
- Güzel demek ki dağıtmış. Dağıtmayı nasıl algılayayayım. Diye soruyorum.
- Bir kıvamda duramayan 'kaptan kaba giren mi' diyelim mi?
- Öyle diyelim. Deyip devam ediyorum. Çaydanlıkta hepiniz su kaynatmışsınızdır.
Su ateşin üzerine konunca belli bir süre sonra inilti sesine benzer bir ses gelir.
Kaynamaya başladıktan sonra çaydanlığın kapağını bile oynatır kaynayan su fokurtu sesi artar.
Su taşmaya başlar ateşi kısmazsanız ocağı söndürür. Ateşi kısmayalım ocağın sönme tehlikesi de olmasın.
Su ne durumda olur? Hepsi bir ağızdan:
- Kaynaya kaynaya biter hocam.
- Ortada su kaldı mı? Kalmadı. Şimdi sembollerle ifade ettiğimiz bu olaydaki kavramları yerlerine yerleştirelim.
Aşk ateştir. Su ise gönlümüz benliğimiz bize dair her ne varsa o daha doğrusu.
Aşk ateşi öyle bir şeydir ki; kişiyi tüketir bitirir halden hale değiştirir.
Su idi hava oldu. Asıl olan suyun dönüştüğü hava sevgilinin ta kendisidir.
Denizler mutlak sevilen tüm nehirler de sevgilidir demişti çok sevdiğim birisi.
Güneş ve rüzgâr tüm sevgilileri en sonunda denizde birleştirir. Aşk en büyük rahmettir.
Buharlaşan suyu rahmet olarak denizle okyanuslarla birleştirir. Ama arza da o rahmet hayat verir.Öğrencim:
- O zaman aşk kişinin kendisini kaybetmesi mi?
- Evet ama şuursuzca bir kaybetme yok. Aşk kişinin kendisini sevdiğinde kaybetmesidir.
Ben değil sen diyebilmektir.
O yüzden Mevlâna sevgiden bahsederken: 'Sen sensiz ben bensiz geleyim' der.
Benlik kavgaları ile aşk olmaz. Benliğini var etme kaygısı olan âşık olduğunu iddia ederse bu kupkuru bir iddia olur.
Hani Mesnevî’de geçer: Âşığın birisi sevdiğine hasret kalmıştır görmek ister kapısını çalar. İçerden ses gelir:
- Kim o?
- Ben. Kapı açılmaz. Hüzünlü âşık geri döner. Bu hasret onu o kadar çok yakmıştır ki; bir süre sonra tekrar düşer yollara umutla çalar sevdiğinin kapısını.
İçerden yine ses gelir:
- Kim o?
- Sen. Kapı açılır: ‘Buyur gönül kapımızdan içeriye hoşgeldin.
Geçen de açamadık. Çünkü bizim hanemiz iki kişiye fazla dar.
’O zaman aşk ‘benlik’ten çıkıp ‘sen’likte birleşmektir.
- Ama hocam böylesi bir bağımlılık kabul görülmüyor ki. Hani Kişisel Gelişim dersinde işlemiştik.
Kişilerin olgunlaşma sürecinde ilk basamak 'sen' yani 'bağımlılık' idi. Çocuk yaşamını devam ettirmek için ailesine bağımlı idi.
Belli bir süre sonra 'ben' diyordu ve 'bağımsız 'oluyordu.
Biz dedik ki; kişinin bağımsızlık özlemi gençlikteki varlık çatışmaları fıtrattandır. Gereklidir. Ayakları üzerinde durmalıdır.
- Doğru dedin de. Olgunlaşma sürecinde üçüncü bir basamak daha vardı.
‘Biz’ yani 'karşılıklı bağımlılık' Ben 'sen' diyorum sen bana 'sen' diyorsun karşılıklı sorumluluklarımızı yerine getirerek hayatımızı devam ettiriyoruz.
‘Ben’ diyen sorumluluktan uzak ve bencil insanlar ile hayat zehir olur.
Ama aşk söz konusu olunca durum karşılıklı bağımlılıktan da çok özel…
Kişilerin yaşam serüvenlerinde gerçekten tatmaları gerekli bir durum ama kalitesizce seviyesizce madde plânında kalmak suretiyle değil.Öğrencilerimden birisi:
- Bu anlamda bir aşkın sadece 'sen' diyen bir aşkın kullar nezdinde olabileceğine ben inanmıyorum hocam.
Kullar bencildir. Yapar eder karşısındakinde aradığını bulamadığı zaman nerde ona bende olacak: 'Ben senden beklentilerime cevap bulamıyorum.' der ve bitirir.
- Doğrudur değildir tartışılır. Günümüz tüketim toplumunun böylesi bir aşkı da tükettiği muhakkak.
Çağımızda Mecnunlar Leylalar; Tahirler Zühreler; Aslılar Keremler; Yusuflar Züleyhalar yok belki ama bu olamayacağı anlamına da gelmez.
Nasıl ki kötülüklerin arttığı bir ortamda iyilerin sayısının azalmaması gibi…
Kişinin ruhunun istidadı var ise eğer Yunus gibi de olur Mevlâna gibi de…
Gerçekte Yunus gibi yollara düşmek Mevlâna gibi aşk ateşinden taşların üstünde buz tutmak (öyle kendinden geçer ki; sema yapmak da dindirmez coşkusunu sevgiliye duyduğu aşkın şiddetinden buz gibi soğuk havada buzların karların arasına secdeye kapanır gözyaşları yüzünde donar kalır. Bir müddet sonra hocalarını göremeyen talebeleri dergâhın bahçesinde secde halinde olduğunu gören öğrencileri kendi nefesleriyle hohlayarak yüzündeki buzları çözüp hocalarını taşın üstünden alırlar.) dünyanın en yüce en mukaddes duygusu.
Biz de böylesi bir aşka kabiliyet var mı yok mu?
Ruhumuzun istidadı var mı yok mu?
Bu sorunun cevabını herkes kendi özünde arayacak.
Şehvetle aşkı da karıştırmayın.
Aralarında uçurumlar vardır.
Kişi aşkla kendini sevdiğinde kaybeder ortada sadece sevdiği vardır. Kendisi yok olmuştur. Aşkın yüceliği de buradadır.
Allah (c.c.) böylesi bir aşka ruhumuzun istidadını artırsın.
Amînn..
Fatma Hale Liman

kısasta hayat vardır

Kısasda hayat vardır

Bir zaman bir adam bir sahrâda bedevîler içinde ehl-i hakikat bir zatın evine misafir olur. Bakıyor ki onlar mallarının muhafazasına ehemmiyet vermiyorlar. Hattâ ev sahibi evinin köşesinde paraları oralarda açıkta bırakmış. Misafirhane sahibine dedi:
"Hırsızlıktan korkmuyor musunuz böyle malınızı köşeye atmışsınız?"
Hane sahibi dedi: "Bizde hırsızlık olmaz." Misafir dedi:
"Biz paralarımızı kasalarımıza koyduğumuz ve kilitlediğimiz halde çok defalar hırsızlık oluyor."
Hane sahibi demiş: "Biz emr-i İlâhî namına ve adâlet-i şer’iye hesabına hırsızın elini kesiyoruz."
Misafir dedi: "Öyleyse çoğunuzun bir eli olmamak lâzım gelir."
Hane sahibi dedi: "Ben elli yaşına girdim bütün ömrümde bir tek el kesildiğini gördüm."
Misafir taaccüp etti dedi ki: "Memleketimizde her gün elli adamı hırsızlık ettikleri için hapse sokuyoruz. Sizin buradaki adaletinizin yüzde biri kadar tesiri olmuyor."
Hane sahibi dedi: "Siz büyük bir hakikatten ve acip ve kuvvetli bir sırdan gaflet etmişsiniz terk etmişsiniz. Onun için adaletin hakikatini kaybediyorsunuz. Maslahat-ı beşeriye yerine adalet perdesi altında garazlar zâlimâne ve tarafgirâne cereyanlar müdahale eder hükümlerin tesirini kırar. O hakikatin sırrı budur:
"Bizde bir hırsız elini başkasının malına uzattığı dakikada hadd-i şer'înin icrasını tahattur eder. Arş-ı İlâhîden nâzil olan emir hatırına gelir. İmânın hassasıyla kalbin kulağıyla kelâm-ı ezelîden gelen ve hırsız elinin idamına hükmeden "Hırsız erkeğin ve hırsız kadının da elini kesin." âyetini hissedip işitir gibi iman ve itikadı heyecana ve hissiyat-ı ulviyesi harekete gelir. Ruhun etrafından vicdanın derin yerlerinden o sirkat meyelânına hücum gibi bir hâlet-i ruhiye hâsıl olur. Nefis ve hevesten gelen meyelân parçalanır çekilir. Git gide o meyelân bütün bütün kesilir. Çünkü yalnız vehim ve fikir değil belki mânevî kuvveleri (akıl kalb ve vicdan) birden o hisse o hevese hücum eder. Hadd-i şer'îyi tahattur ile ulvî zecr ve vicdanî bir yasakçı o hissin karşısına çıkar susturur

sabırlı ol!



Oysa bütün mahlûkat sabrın ipliğiyle bağlıdır birbirine.
Dünya sabırla döner.
Çünkü güneşin de aynı zamana ihtiyacı vardır.

Sabırlı ol.

Büyük sırlara ermek için sabır denizinde yüzmeyi öğrenmen lazım.
Çünkü sırlar sabır denizinin dibinde saklıdır.


Ahmet Ümit/ Bab-ı Esrar

insan dediğin...

İNSAN DEDİĞİN...

İnsan Dediğin
Akıp giderken hayat bir masal gibi gelemez hiçbir şey. Kandıramaz insan kolayca kendisini. Kendimize geçmiyorsa hükmümüz susturamıyorsak içimizdeki sesleri durmasını bilmeliyiz bir yerde...
İnsan yeryüzünün halifesi... Öyleyse insan dediğin “halife” olabilmeli ve yeri geldiğinde melekleri imrendirebilmeli.
Cennetin hayali kurulurken cehennemin sokaklarında gezemez insan. Elleriyle beraber hayatı da uzanacak cennete…
Başının yere eğilmesi tevazusundan olacak var gücüyle alevlerden kaçarak hak yolda hak bildiği şeyleri asla unutmayacak.
Hesapsızca yaşanmaz ki gelişigüzel satır aralarında kaybolmamalı hayatlarımız. Farkındalık fark ettiklerimizin arasında olmalı...
Kayda geçiyorsa her şey… Ve tutanaklarda gizliyse işlenen her günah gözler huzurla kapanamaz ki. Göz dediğin arınmış hayata açılmak üzere kapanmalı her defasında.
Son pişmanlıkların faydasızlığı bir paçavra gibi buruşturmamalı kalbi devrilip gitmemeli umut adına ne varsa…
Ayrılıklar acıtmamalı boğmamalı geçiciyse. İnsan dediğin ayrılmaya değil kavuşmaya bakmalı. Geçici ayrılıklar geçici dünyada kalmalı.
Tevbeler ahh tevbeler!.. Sığınak olmalı tevbeler…
Dil dediğin kurtuluş için söze gelmeli. Söz bütün sözlerin üstünde olan tek sözle Sözün Sahibiyle buluşmalı. Kabuğunu kırıp Arş’a yükselen dualar kabuğundan çıkıp yeryüzüne bakan bir inci nezafetinde olmalı. Kirlenmeden kelamın sahibine yollanmalı söz.
Kurtarmıyorsa fani sevdalar aksine kurutuyorsa yüreği sevdalar sevdalısına yönlenmeli...
Fayda vermiyorsa yersiz feryatlar biraz içine dönmeli insan. Kendini içinde aramalı bir nebze de olsa. “Ben kimim yolculuğum nereye?” sorusu için özel bir an beklenmemeli.
Hiç gelmez beklenen o özel anlar. Bir bakarsınız siz gitmişsiniz; o anlar gelmeden.
Kendini tanımalı insan dediğin; nefsinden sıyrılarak ruhuna yapışıp kalan izbe çirkinliklere bağırıp çağırmalı direnmeli.
İnsan dediğin biraz da kendi savaşını vermeli fani savaşların uzağında. Cesaretle üzerine yürümeli nefsinin Hazreti Ali cenklerinden kopup gelmiş bir kahraman gibi… Salıvermemeli kendini insan dediğin; büyük günahlara giden yolu kapatmak için küçük günahlara da paydos diyebilmeli…
Bağrı yanarak vazgeçmeli günahlardan
İçi acıyarak ağlamalı
Ciğeri sızlayarak dua etmeli…
İnsan dediğin insan olmanın sızısını derinlerinde hissetmeli…
Parmağını kanatan diken günahlarına kefaretse…
İçini yaralayan sızı da günahlarına kefarettir unutmamalı.
İnsan dediğin insan gibi olmalı.

17 Nisan 2012 Salı

CENNETN BİR TAT





''İLk Yuva Cennette KuruLdu .
Onun İçin ,
ALLah Rızası İçin YapıLan Her EvLiLikte Cennetten Bir Tat Vardır.''

 S. Muhammed Sâkî Erol

çocukluk...




çocukluk insanın şiir halidir,diğer dönemleri ise düzyazı...
İbrahim tenekeci.