18 Nisan 2012 Çarşamba

ne olur Allah rızası için...



Ne olur Allah rızası ıcın

Hazreti Ali (kerremallahü vechehu) hurma bahçesinde akşama kadar çalışmış akşam da devesinin üzerine bir çuval hurma yükleyerek evinin yolunu tutmuştu.
Devenin yuları yardımcısı Kamber'in elinde kendisi de önde gidiyordu. Medine'nin içine girdiklerinde yolun kenarından bir ses geldi. Yoksulun biri elini açmış sızlanıyordu:
- Ne olur Allah rızası için!... diyordu.
İşte bu sırada sesi duyan Hazreti Ali (ra) ile arkadan deveyi getiren Kamber arasında şu konuşma geçiyor. Hazreti Ali soruyor:
- Kamber ne istiyor bu yoksul?
- Hurma istiyor Efendim!
- Ver öyleyse!...
- Hurma çuvalda Efendim!
- Çuvalla ver öyle ise!...
- Çuval da devenin üzerinde!...
- Deveyle ver öyle ise!...
Emri yerine getiren Kamber der ki:
- Devenin ipi de benim elimde demekten korktum. Çünkü beni de deveyle birlikte yoksula vermekte tereddüt etmeyebilirdi.

muhabbetin böylesi

Muhabbetin Böylesi. . .

HİCRETİN dördüncü yılıydı. Peygamber Efendimiz on Sahâbîye önemli bir görev verdi. Medine’den uzaktaki bazı kabilelere İslâmiyet’i öğreteceklerdi.
Kafile birgün yola çıktı. Zeyd ibni Desine ve Hubeyb ibni Adî de aralarındaydı.
Recî suyu denilen yerde İslâmiyet’in yayılmasını istemeyen 100 kâfir onlara pusu kurdu. Hepsi de çok iyi okçuydu.
Müthiş bir çarpışma oldu. Sonunda Zeyd ile Hubeyb esir düştü. Diğerlerinin ruhu Cennete uçtu.
Bu İslâm düşmanları iki esiri Mekke’ye götürdüler.
Onları Bedir Savaşında ölen yakınlarının intikamını almak isteyenlere sattılar.
Kâfirler ellerini ve ayaklarını zincire vurdukları Zeyd ile Hubeyb’i ayrı ayrı yerlere hapsettiler.
Birgün Hubeyb’in elinde bir üzüm salkımı gördüler. Mevsim üzüm mevsimi değildi. Ona üzümü kim vermişti? Şaşıp kaldılar.
Yine de onları idam etmeye karar verdiler. Ten’im denilen yerde Mekke halkını topladılar.
Zeyd ile Hubeyb’e:
“Gelin” dediler. “Dininizden dönün sizi serbest bırakalım.” Ama onlar bu teklifi kabul etmediler.
İki şehit adayı idam edilmeden önce ikişer rek’ât namaz kıldılar.
Müşriklerin lideri Ebû Süfyan o günlerde daha Müslüman olmamıştı;
darağacının altındaki Zeyd’e yaklaştı:
“ALLAH aşkına söyle Zeyd!” dedi. “Şimdi sen çoluk çocuğunun yanında olsaydın senin yerinde Muhammed bulunsaydı seni idam edeceğimize onu öldürseydik ne iyi olurdu değil mi?”
Zeyd İbni Desine iman zevkinden yoksun bu adama hayretle ve acıyarak baktı:
“Sen ne diyorsun?” dedi. “Muhammed aleyhisselâm’ın burada olması şöyle dursun onun şu anda bulunduğu yerde ayağına diken batmasına bile gönlüm razı olmaz.”
Ebû Süfyan hayretten donakaldı:
“Ben dünyada Muhammed’in arkadaşlarının onu sevdiği kadar birbirini seven kimse görmedim” dedi.
Sonra kalkıp Hubeyb’in yanına gitti. Aynı şeyleri ona da söyledi. Ondan da aynı cevabı aldı.
Hubeyb’i çarmıha gerer gibi kuru bir ağaca bağlamışlardı. Ondan intikam almak isteyenler mızraklarını sıkı sıkı kavrarken Hubeyb’in ağzından şu sözler döküldü:
“Müslüman olarak öldükten sonra ölüm şeklinin ne önemi var?”

Hz.Ebubekir misali yaşamak

HZ. EBU BEKİR MİSALÎ YAŞAMAK…

Kimi gençler vardır; büyük izler bırakmışlardır ardından. Kendileri göçüp gitse de gitmeye mahkûm olduğumuz dünyadan adları ve sanları bir mıh gibi çakılmıştır yüreklerimize ve beyinlerimize…
Kimi gençler vardır; hep hayra davet eden ve her hayrın başını çeken… Hal böyle olunca isimleri hep hayırlarla yâd edilen…
İşte bu gençlerden bir tanesi; Hz. Ebu Bekir (radıyallahu ahu)… Soylu asil zeki ve cömert delikanlı…
Ne çok tanımak isterdik kendisini. Zira o aklın ve yüreğin hakkını vererek yaşayan hayâ insanıydı. Yeryüzünün İslamiyet’e gebe olduğu dönemlerde bataklığın hüküm sürdüğü belde olan Mekke’de bataklığın yanından bile geçmeyen büyük sahabe…
İnsanlar o dönemde yaptıkları putlara taparken ve daha sonra yaptıkları putları yeme garipliğinde bulunurken; o belki de güldü geçti bunlara sadece. Meşru görülen kumara içkiye elini bile sürmeyen bir gençti o. Daha İslamiyet gelmeden kapatmıştı kapılarını küçük büyük her günaha…
Dünya hasret şimdi böyle gençlere. Kendinden emin Allahu Zülcelal’in yasakladığı aklının ve mantığının da kabul etmediği çirkinlikleri elinin tersiyle iten gençlere öylesine muhtacız ki. Onu örnek almaya ve ona benzemeye ne çok ihtiyacımız var.
Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anhu) cömertliğiyle nam salmıştı Mekke beldesinde. Varını yoğunu hiç düşünmeden Allah yolunda harcamış düşkünlere ihtiyaç sahiplerine her zaman el uzatmıştır. Peki ya bizler bizler de Hz. Ebu Bekirce yaşamaya gayret gösterebiliyor muyuz? Yoksa bizler sadece kendi ihtiyaçlarımızı giderme telaşına mı kapıldık? “Hep bana” diye düşünenlerden mi olduk acaba?...
Kapımıza gelen ihtiyaç sahibine gönülden vermemiz gerekmez mi bizden olan bir şeyi? Bölmemiz gerekmez mi ekmeğimizi? Tıpkı Hz. Ebu Bekir gibi ki o ekmeğini bölmemiş yeri gelmiş tüm ekmeğini uzatmış karşısındakine. Şimdi biz böyle yapsak kınanırız garipseyen bakışlarla karşı karşıya kalırız.
Sözüm ona şimdinin çağdaş dünyasında vermenin adı “saflık/delilik” olmuş çünkü. Biriktirmek daha çok biriktirmek ve yalnız başına yemekse “uyanıklık” olmuş. Rabbin hoşuna gitmeyen tavrın adı “uyanıklık” olsa ne yazar!... Önemli olan Allah’ın rızasını kazanabilmek değil midir? Yarın bize fayda verecek olan paylaştıklarımızdır biriktirip öte tarafa götüremediklerimiz değil!

Evet masum gençlik böyle uyutuluyor işte. Paylaşma duygusundan uzaklaştırılmaya merhametsizliğe yöneltiliyoruz. Paylaşma duygusu körelmiş durumda bencillik had safhada. Kendi öz kardeşimize bile elimizi uzatmayacak durumlara geldik getirildik.
Açlıkla cebelleşen komşumuzdan ya da uzak diyardaki Müslüman kardeşlerimizden bihaberiz. Mümin olmak böyle miydi? Hz. Ebu Bekir böyle mi yapmıştı? Yarın onun arkasında yer almak istemez miyiz cömertliğimizle. O zaman gelin bir adım atalım cömert olabilmek için. Hz. Ebu Bekir’ce yaşayabilmek için…
Paylaşmak Allah için infakta bulunmak insan ruhunu olgunlaştırır ve mutlu eder. Gelin deneyelim bunu bir gün; kimseler bilmeden görmeden sadece Allah rızası için bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını giderelim. Ruhumuzun kanatlandığını hissetmek çok uzun sürmeyecektir eminim. Hem Allah’ı sevindirecek hem de karşımızdaki insanın ebediyete uzanan dualarına gark olacağız.
Hangi şey böylesi bir mutluluğun yerini alabilir ki?...
Deneyelim göreceğiz…

ZEYNEP YETER ARSLAN

Hz.Ebu Saıd El Hudrı(ra)







HZ. EBU SAİD ELHUDRİ (RADIYALLAHU ANHU)


Seçkin Hadis Râvisi


Ashabı Kiram’ın fakihlerinden biri... Sa’d b. Mâlik b. Sinan b. Ubeyd Adiyy b. Neccâr kabilesindendir. Babası Medine’de İslâm tebliğe başlandığında Müslüman olmuş Ebû Said radıyallahu anhu Müslüman bir ailede dünyaya gelmiştir.

Ebû Said el-Hudrî Resulullah’ın hadislerinden binden fazla rivayet eden Ebû Hureyre Abdullah b. Ömer Enes b. Mâlik Ümmü’l-Müminin Âişe Abdullah b. Abbâs Cabir b. Abdillah el-Ensârı ile birlikte “Muksirun” adı verilen sahabelerden biridir.

Bu yedi sahabe 16000’den fazla hadis rivayet etmiştir. Ebû Saîd el-Hudrî bin yüz yetmiş hadis rivayet etmiştir. Bunlardan 43 tanesi Buhari ve Müslim’de 26’sı yalnız Buhari’de 52’si yalnız Müslim’de diğerleri öteki hadis kitaplarında bulunmaktadır. (1)

Ebû Saîd Medine’de Mescid-i Nebevî’nin inşasına katılmış Bedir gazasında küçük olduğundan bulunamamış on üç yaşında Uhud gazasına babası ile katılmış ve bu savaşta babası Mâlik şehit olmuştur.

İşimiz o kadar yoluna girdi ki…

Babasının ölümünden sonra ailesinin geçimi ona kalmış ve önceleri açlık çekmiş karnına taş bağlamıştır. Ailenin kadınları “Kalk da Resulullah’a git ondan bir şey iste herkes istiyor!” dediklerinde önce gitmemiş sonra Resulullah’ın huzuruna gittiğinde onun şu hutbeyi irad ettiğini görmüştür: “İstiğna gösteren ve iffeti muhafaza eden insanları Cenabı Hak âlemden müstağni (ihtiyaçsız) kılar.”

Bu sözü duyduktan sonra bir şey istemeye cesaret edemeden dönmüştür. Bunun sonrasını kendisi şöyle anlatır: “Resûli Ekrem’den bir şey dilemeyerek döndüğüm halde Cenâbı Hak bize rızkımızı gönderdi. İşimiz o kadar yoluna girdi ki Ensar içinde bizden daha zengin bir kimse yoktu…” (2)

Ebû Said Benû Mustalik ve Hendek gazalarına da katılmış seferlere çıkmıştır. Hudeybiye Hayber Mekke’nin fethi Huneyn Tebük gazalarında bulunmuştur. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin on iki gazasında yer almıştır.(3)

Hz. Ömer ve Osman devirlerinde Medine’de fetva vermiş Hz. Ali devrinde Nehrevan savaşında bulunmuştur (Allah hepsinden razı olsun).

İlk haricî fitnesi!

Haricilere ilişkin şu rivayeti vardır: “Bir gün Resulullah bir şeyleri taksim ederken bir adam geldi ve ona:

— Ya Resûlallah adalet üzere hareket et dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem;

— Ben adalet etmezsem kim eder? Buyurdu. Hz. Ömer adamın kellesini uçurmak istedi. Resulullah buyurdu ki:

— Hayır bırak! Onun öyle arkadaşları olacak ki onlar sizin namazlarınızı oruçlarınızı beğenmeyecek fakat onlar bir ok yayından nasıl çıkarsa dinden öyle çıkacaklar. Bunların içinde öyle bir adam bulunacak ki memelerinden biri kadın memesi gibidir. Bunlar insanlar bir fetret içinde iken zuhur edeceklerdir.

Ve o sırada bu adam hakkında şu ayet nazil oldu: “İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse hemen kızarlar.

Eğer onlar Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olup “Bize Allah yeter. Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resulü ileride bize yine verir. Biz yalnız Allah’a rağbet eder (onun ihsanını ister)iz” deselerdi kendileri için daha hayırlı olurdu.” (Tevbe; 58-59.)


Ebû Said bu hadisi naklettikten sonra şöyle demiştir: “Şehadet ederim ki Resuli Ekrem bu sözleri söylemiş yine şehadet ederim ki bu adamı Hz. Ali katletmişti. Bu adam teşhis olunurken vaka yerinde bulundum onun Resuli Ekrem’in tarif ettiği gibi olduğunu gördüm.”



Resulullah’tan duymadığımı nakledemem!

Ebû Saîd’in rivayetlerini nakledenler arasında Zeyd b. Sabit Abdullah b. Abbas Enes b. Mâlik İbn Ömer Ebû Katade Ebû Tufayl Saîd b. El-Müseyyeb Tarık b. Şihâb Ata Mücâhid de bulunmaktadır.

Talebelerinden Kuz’a Ebû Saîd’e Resûlullah’ın namaz kılma şeklini sorduğunda şöyle demiştir: “Resûli Ekrem öğle namazına durdukları zaman birimiz kalkar Baki’ye gider ne işi varsa görür ondan sonra evine gelir abdestini tazeler sonra mescide döner Resuli Ekrem’i birinci rekâtta bulurdu” (4)

Ebû Said’e
— Siz bu hadisi bizzat Resuli Ekrem’den mi duydunuz? Diye soran Kuza’ya o şöyle cevap verir:
— Ben Resûli Ekrem sallallahu aleyhi vesellemden duymadığım şeyi nasıl naklederim? Evet bizzat Resûli Ekrem’den duydum…

Medine valisi Mervân’ın bir gün bayram namazında namazdan evvel hutbe okumasına cemaatten biri “Sünnete muhalefet ediyorsun!” diye karşı çıkmış Ebû Said de şöyle demiştir:
— Bu zat vazifesini ifa etmiştir. Resûli Ekrem Efendimizden duydum: “İçinizden biri bir kötülüğü görür ve onu eliyle yok edebilirse hemen onu yok etsin; eliyle yok edemezse diliyle yok etsin o da olmazsa kalbi ile yapsın. Bu da imanın en zayıfıdır.” (5)

Ebû Saîd Resûlullah’tan her duyduğunu her zaman rivayet etmemiş ihtiyaç duyduğu zamanlarda sünnetin yanlış uygulandığını gördüğünde hadis rivayet etmiştir. O yoksullara öksüzlere yardım etmiş onları evine alarak barındırmış ve terbiye etmiştir. Leys Süleyman b. Amr bunlardandır.

Ebû Said H. 74 yılında seksen bir yaşında vefat etmiştir. Ashabın fakih ve âlimlerinden olan Ebû Said’in Abdurrahman Hamza ve Saîd adında üç çocuğu olmuştur.

Dipnotlar: 1- Ahmed Naim Sahîhi Buhârî Muhtasarı Tecridi Sarih Tercüme ve Şerhi I 26 Mukaddime. 2- Ahmed b. Hanbel Müsned III 449. 3- Sahîhi Buhâri II 251 3- Sahîhi Buhâri II 251. 4- Ahmed b. Hanbel a.g.e. 111 35. 5- Ahmed b. Hanbel a.g.e. III 10.

ABDULLAH KARA - DR. ELİF HİLAL KARA

 





gözyaşlarını yüzüne sürerdi

Gözyaşlarını Yüzüne Sürerdi...

Avn bin Abdullah birgün hem ağlıyorhem de akan gözyaşlarını yüzüne sürüyordu.
Kendisine soruldu : " Gözyaşlarını niçin silmiyor yüzüne sürüyorsun? "
Buyurdu ki : İnsanın Allah korkusuyla akan gözyaşları bedeninden bir yere değerse Allah orasını cehenneme haram kılar ve yakmaz."



Efendimiz (SAV) Hadis-i Şeriflerinde şu şekilde buyurmuşlardır.
"ALLAH ı anarken ALLAH korkusu ile gözünden yaş akana kıyamette azap olmaz." [Hakim]
"ALLAH korkusu ile ağlayan göze Cehennem ateşinin dokunması haramdır" [Nesai]
"Kıyamette herkes ağlayıp gözyaşı dökecektir. Ancak dünyada ALLAH korkusu ile bir damlacık gözyaşı dökenler ağlamayacaktır." [İsfehani]
"ALLAH korkusu ile gözünden yaş akan mümini Hak teâlâ ateşten koruduğu gibi ateşi de onun nurundan korur." [İbni Mace]
"ALLAH için gözlerinden yaş akan müminin vücudunun Cehennem ateşinde yanması haramdır. Bir damla gözyaşı ile yanağı ıslanan kimsenin yüzü hiçbir zaman darlığa düşmez. Kıyamette her şey ölçülür tartılır. Bunlardan ALLAH korkusu ile akan gözyaşı ateş deryasını söndürecek güçtedir.'' [Beyheki]
''ALLAHü teâlânın himayesinden başka hiçbir himayenin bulunmadığı kıyamette himayesine aldığı yedi kimseden biri de yalnız iken ALLAH'ı anıp gözünden yaş akan kimsedir.''[Buhari)
''Her mümin dağlar kadar günah ile mescidimizde bulunsa ağlayan şu kişinin hürmetine oradakilerin hepsinin günahları affolur. Çünkü melekler "Ya Rabbi ağlayanları ağlamayanlara şefaatçi kıl!" derler. [Beyheki]
Rabbim c.c cehennem ateşinden koruyacak gözyaşları nasip etsin...inşallah

ey gözyaşı...





Ey Gözyaşı , Mademki, Gözümün Kapısından Çıktın, Gidiyorsun, Bari Sevgilinin Kapısına Git de, Başını onun Eşiğine Koy..."
  Hz.Mevlana

visalimi istıyorum....





Seni düsunuyorum.


Gecenin o büyülü saatlerinde pencereden sızan ay ışığının her bir cilvesinde sen'i düşünüyorum.
Yüreğim hasretleyanıyor; bir gariplik hissediyorum içim içime sığmıyor can kafesten uçmak istiyor.
Yediğim ekmekde içtiğim suda kokladığım gülde ziyanın pırıltısında yağmur damlasında kar taneciklerinde sen'i düşünüyorum.
Güneşin her sabah doğuşunda akşamları her batışında sen'i düşünüyorum ; aşkın kalbimi titretiyor.
Yürüdüğüm yollarda konuştuğum insanlarda ikliminde uçuşan altın kanatlı kuşlarda hep sanatını görüyorum... Rahmetine sığınıyorum...
Rahmetin; hem hazanı hem kışı hem baharı hem yazı hem arzı hem semayı kucaklıyor ikliminde fani olmak ebediyetlere yelken açmak istiyorum.
Bazen bir gülün kokusunda bir güle bakışımda dokunuşumda habibini (sav) görüyorum. çiçekler ötelerden o'nun kokusunu getiriyor. Kuşlar haber veriyor; "aşık maşukunu arıyor." diye; semtinde geziyor ruhum belki görürüm diye. Gözlerim sevgili'nin yolunu ümit dolu bir intizarla bekliyor. O'nun ışığı ruhuma doluyor...
ey biçarelerin çaresi yolda kalmışların gariplerin kimsesizlerin yardımcısı...
Ey mabud-u mutlak!
ümitle kapına geldim; girmeme izin verirmisin?
Kirpiklerimi yıkayan gözyaşlarım ıslak seccadem seherlerde semaya açılan avuçlarım şahittir yalan değil bu sevdam!
ürperen kalbim titreyen bedenim vucudumun bütün zerreleri şahittir sen'den başkasına yönelmedim.
Bir tomurcuğun şehbal açması gibi  ya fettah  şu kalbide sana aç aç ki kurtuluşa ereyim!
Erit beni bir kor saç içime ocaklar gibi yanayım yüce nebii gibi sana dilbeste olmuş dostların gibi...
Kokuşmuşluktan usandım şu gurbetlikten bunaldım...
Hasretine artık dayanamıyorum dizlerimde derman gözlerimde yaş kalmadı. Ruhum ab-ı hayat istiyor adımı çağıran bir ses çekim alanıma girsin içime hasretinin sancısını söndüren bir damla düşsün...
Garibim acizim biçareyim gitmek istiyorum ...
Gözlerimde yaş,dilimde kelime-i münciye-i mübareke ile  ile sana gelmeyi arzu ediyorum.
visalimi istiyorum...
Bizi sensiz bırakma allah'ım!
Amin